Sinirbilim ile ilgili her şey burada→

Dil Kazanımı ve Beyin: Kurt Kızlar Amala ve Kamala Örneği

İnsan davranışlarının kökeni, yüz milyonlarca senelik adaptasyonlar sonucunda genlerimize yerleşmiştir. İnsan ya da başka bir türün davranışsal ölçüsü, genetik miras yani günümüzün adıyla ‘‘filogenetik psişe’’ ile belirlenmiştir. İnsan türünde insanın sinir sistemi, kalıtsal olarak filogenetik gelişimdeki her aşamanın özgül karakteristiklerini taşır. (ENGİN, CALAPOĞLU, SEVEN, & YÖRÜK, 2008) Bebekler ilk aylarda yüzleri tanıyamaz ama ikinci aydan itibaren odak noktası yüz olur. Zihin yüzü bir bütün, bir tane (biricik) algılar ve öyle kaydeder. Yüz tanımayla ilgili araştırma sonuçları, ‘‘Var olan mekanizma eyleme geçtiğinde açılmaktadır.’’ varsayımını kanıtlamaya çalışmaktadır. Bebeklik döneminde ortak benliğin getirdiği beklenen çevre programının ilk ayda açılması gerekir. Beklenen çevrede bahsedilmek istenen, insanların evrimine uygun psikolojik ve biyolojik çevredir. Eğer bu beklenti karşılanmazsa sonraki yıllarda yüz tanımanın algılanmasında sorunlar olur ve örselenme meydana gelir. Beklenen çevreye uyum sağlama izlerini beyinde de görmekteyiz. Beyin kabuğunun fusiform bölgesi, bazı yüzleri tanırken bazı yüzlerle otomatik biçimde daha fazla ilgilenir. Ayrıca yüz tanımada belirgin bir özgünleşme ve derinleşme mevcuttur. Bir araştırmada insanların yeni doğmuş bebek yüzüne daha fazla bakması, maymunların yeni doğmuş maymun yavrusunun yüzüne bakmaları kendi türüne bağlılığın ve özgünleşmenin göstergesidir. Yani insanlar, doğuştan bir yüz tanıma sistemi getirir. (Ceylan, Evrensel, Ünsalver, & Cömert, 2015)

Daha sonra beslenme, barınma ve ısınma ihtiyaçlarını gidermeye dönük oryantasyonunu ilk adımda Conspec sistemi sağlar. Bu sistem, beynin superior colliculus ve pulvinar çekirdekten gönderilen uyarılar aracılığıyla çalışır. Dolayısıyla yalnız yüz tanıma ile değil, yeryüzünde onun bir yüz tarafından karşılanacağını, doğduğunda tutunması gereken yerler olduğunu, düşerken sarılması gereken bir beden olduğunu bilerek doğmaktadır. Bebeğin bu içsel bilgisi, ortak benlikten gelir. Ortak benlik insan türünün geçmişinde yaşamış milyarlarca üyesinin yeryüzüne ilişkin aktardığı derinliğine ve genişliğine dair bilgi sahibidir, bebek yeryüzüne gelirken bu bilginin tamamını içine alır. (Ceylan, Evrensel, Ünsalver, & Cömert, 2015)

Cloninger’a göre benliğin gelişmesi ise insan beyin fonksiyonlarının evrimleşmesinde son nokta ‘‘kendini fark etme’’ olduğunu söyler. Son aşamaya gelene kadar insanın cinsellik, emosyonalite, tinsellik, entellektüelite ve cismanilik gibi alanlarını korteks düzeyinde noktalar belirleyerek düzenler. Ayrıca her bir nokta kendi içinde öfke, şaşkınlık, nefret, korku, üzüntü ve mutluluk alanlarıyla risk değerlendirmesinde bağ kuracak neokortikal düzenlemeler yarattığını söyler. Dolayısıyla insan kombinasyonlar yaratarak ilerlemektedir. (Ceylan, Evrensel, Ünsalver, & Cömert, 2015)

İnsanın dil edinimi ve çevre konusuna bakacak olursak *İnsanların dil kazanımında çevre mi yoksa kalıtım mı etkilidir?* sorusu çok uzun yıllardır tartışılır. Tartışılan konuya aydınlık getiren saptama şu olmuştur: ‘‘İnsan kalıtımın belirlediği sınırlar içerisinde çevrenin şekillendirmesiyle insan olur.’’ Dilbilimci Chomsky, dilin öğrenilmesi için çocukların doğuştan özel bir mekanizmayla doğduklarını kabul eden doğuştancı görüşünü savunmaktadır. Yani aslında insanlar, doğuştan konuşma ve dili kullanma yeteneğine sahiptir. Böylece bebek, çevrede konuşulan dili içselleştirir. En başta bebeklerin yüzleri ayırt etmesi gibi sesleri de birbirinden ayırt edebilirler. Fakat konuşmayı öğrenmek zaman alan ve karmaşık bir olgudur. (Müldür, 2016) Asher’a göre dünyaya geldiğimizde dil öğrenmemizi kolaylaştıran ve doğuştan gelen bir aygıt bulunur beynimizde. Bilim insanları beynin çocukluk döneminde esnek bir yapıya sahip olduğunu ve yaş ilerledikçe beynin daha sert bir yapıya büründüğünü; sağ ve sol beyin yarımkürelerin birbirlerinden daha bağımsız hale geldiğini belirtmişlerdir. Bu nedenle bir dilin bebeklikten itibaren ilk on yıl içinde daha kolay öğrenildiğini savunmuşlardır. (ALTMIŞDÖRT, 2013)

Öğrenme ve beyin ilişkisine bakacak olursak beynimiz, sinir hücreleriyle örülmüş bir ağ gibidir. Yeni bilgilerin önceki bilgilerle birleştirilmesi, daha önce edindiğimiz bilgilerin geri çağrılması bu ağ sayesinde gerçekleşmektedir. Beynin gelişimi bu sinaptik bağlantıların oluşturulması ve budanması sürecini kapsamaktadır. Beyindeki bu sinaptik bağlantılar ne kadar çok uyarılırsa bu bağlantılar o kadar kuvvetlenmektedir. Bu bağlantılar kullanılmadığı zaman ise kaybolmaktadır. Bu nedenle beyne yönelik ne kadar çok girdi verilirse deneyimler artmakta ve beyin sürekli olarak uyarılmaktadır. Bu da beynin gelişiminde önemli yer tutmaktadır. Temel öğrenme becerisi beynin orta ve alt bölümlerinde gerçekleşir. Beynin orta bölümünde yer alan Corpus callosum, iki yarımküreyi birbirine bağlayan, beynin her iki tarafında oluşan bilgilerin kolayca bir yarı-küreden diğerine geçmesini sağlayan aksonlardan oluşan sıkı bir banttır. Thalamus duyu organlarından gelen bilgileri almakta ve beynin diğer bölgelerine yollamaktadır. Hipokampus, bilginin işleyen bellekten uzun süreli belleğe transferi sırasında öğrenmenin oluşmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu yapı duyu organlarından gelen bilginin işlenmesinden ve beynin duygusal hafızasının kodlanmasından sorumludur ve anlamlandırmayı sağlamaktadır. Alt bölümde yer alan cerebellum ise hareketten, duruştan, koordinasyondan, dengeden, motor hafızadan ve yenilikleri öğrenmeden sorumlu olan bir bölgedir. (ALTMIŞDÖRT, 2013)

Sinirdilbilim araştırmacıları, dil ediniminde kritik yaş dönemi olduğu konusuna odaklanmışlardır. Tüm bebekler altı ay dolaylarında kuşdili konuşmaktadır, ilk sözcüklerini yaklaşık 1 yaşındayken söylemektedirler, ikinci yılın sonunda sözcükleri birlikte kullanmaya başlamakta ve 4-5 yaşlarında birçok sözcüğü ve dilbilimsel yapıyı öğrenmiş olmaktadırlar. Çocuklar daha konuşmaya başlamadan önce dinleyerek kavrama becerisini geliştirmekte ve karmaşık söylemleri anlayabilmektedirler. Ancak beklenen çevrede doğmayan yani insan türünün evrimine aykırı ortamda yetişen çocuklarda bu süreç bu şekilde gerçekleşmez. Örnek olarak vahşi doğada büyümüş olan kurt kızlar Amala ve Kamala, Ukraynalı köpek kız olarak isimlendirilen Ocsana, maymunlarla yaşayan Lotus, Aveyron’un vahşi çocuğu Victor, evlilik dışı bir ilişkiden dünyaya gelen Isabella, sadist bir babanın kurbanı Genie Wiley gibi daha birçok isim buna örnektir.

Konumuza güzel bir örnek olan kurt kız Amala ve Kamala, 1920 yılında Hindistan’da Godamuri isimli küçük bir kasabanın hemen dışında, yerin altında bir kurt ailesi tarafından büyütüldüler. Aileleri tarafından küçük yaşta terk edilen bu iki çocuk, kurtlar tarafından bulunup onlara uyum sağladığı biliniyor. Bu çocuklar bulunduklarında insan gibi iki ayak üzerinde yürüyemiyor, insan dilinde konuşamıyor, sadece ağızlarını kullanarak yemek yiyebiliyor, dillerini kullanarak su içebiliyor, yorulduklarında dillerini çıkararak nefes alan ve çiğ et, özellikle leş yemeği seviyorlardı. Gündüzleri sevmiyorlar, geceleri ve karanlık vaktinden hoşlanıyorlar, dolunayda uluyorlar ve sadece köpeklerle vakit geçiriyorlardı. Görme ve koku alma duyuları çok gelişmiş olup kurtlar gibi görünüme sahiptiler. 1.5 yaşında olan Amala, yetimhaneye yerleştirildikten bir süre sonra hayatını kaybetti. Kamala ise birkaç yıl sonra ayakta durmayı ve yürümeyi, elleriyle yiyip içmeyi ve ışıktan etkilenmeyerek gündüz rahatlıkla yaşamayı, 55 kadar kelime hazinesine sahip olabilmişti. Fakat 17 yaşındayken insan yaşamına uyum sağlayamadı ve hayatını kaybetti.

Sonuç olarak kimliğimizin ve benliğimizin hem oluşumu hem de gelişiminde genetik faktörler kadar sosyal çevrenin büyük bir etkisi vardır. Genetik mirasın yanı sıra bu örnekler toplumsal yani çevresel faktörlerin, ilişkilerin ve dilin önemini vurguluyor. Beklenen çevrede dünyaya gelmeyip veya beklenen çevrede gelişimi tamamlayamamak, toplumdan ve türünden uzakta yetişmek bu tip sonuçları ortaya çıkarmaktadır. Fakat Kamala’nın 55 kadar sözcük dağarcığına sahip olması, 17 yaşına kadar yaşayabilmiş olması insanın kısıtlı bir sürede olsa işlevselliğini yitirmediğinin ve ortama adapte olabildiğinin göstergesidir.

Kaynakça

  • ALTMIŞDÖRT, G. (2013). Dil Edinimi ve Dil Öğrenimi Olgusuna Beyin ve Dil Gelişimi Açısından Bir Bakış. Ege Eğitim Dergisi, 41–62.
  • Ceylan, M. E., Evrensel, A., Ünsalver, B. Ö., & Cömert, G. (2015). Benlik Gelişiminin Nöropsikolojik Temelleri. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 255-264.
  • ENGİN, A. O., CALAPOĞLU, M., SEVEN, M. A., & YÖRÜK, A. (2008). Davranışlarımızın Genetik ve Çevresel Boyutları. Kafkas Üniv Fen Bil Derg, 37-56.
  • Müldür, F. (2016). Noam Chomsky’de Üretici Dilbilgisi: Derin Yapı ve Yüzey Yapı Ayrımı. Kaygı Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi, 59-74.